Sadaka kaza belayı nasıl def eder? Kader değişir mi? Kader önceden belli midir?
Kadere inanmak gerekir mi?
soruların cevapları videoda. hemen tıkla...
http://video.google.com/videoplay?docid=-3262206197381791064&hl=tr#
kader nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kader nedir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Şubat 2010 Pazartesi
21 Ocak 2010 Perşembe
Cüz'i İrade
Cüz'î İrâde
İnsana verilen cüz'î irâdenin mahiyeti nedir? İrâde zayıflığı ne ile sağlamlaştırılır?
Cevap:
İnsandaki cüz'î irâdenin mahiyeti, bir emr-i itibârî olmasıdır. Biz buna tercih de diyebiliriz. Tercih ya da kararlarımızı bu cüz'î irâdemizle veririz. İnsanın herşeyi Allah tarafından yaratılmıştır ve ömür boyu da yaratılmaya devam eder. İnsanın azaları yaratıldığı gibi bütün işleri de Allah'ın kudreti tarafından yaratılır. İnsanda yaratılmayan tek bir şey vardır. O da tercihlerinin kaynağı olan cüz'î iradesidir.
Eğer nasıl yaratılmadan var olabilir? derseniz, bunun cevabı onun mevcud bir nesne veya iş olmamasıdır.
Peki nedir? Sadece ilimde olan bir ilmî varlıktır. Yeri ise insan zihnidir. İnsan bir şeyi yapmaya karar verdiğinde onun zihninde bu karar ilmî bir varlık olarak sâbit olur. İlmî varlıklara mevcûd-u ilmî denilir. Böyle yalnız ilmî vücudları bulunan varlıklar (kanunlar, fiillerin masdarları) gibi şeylerin maddî varlıkları yoktur. Mana olarak bulunurlar. Bu yüzden yaratmaya maruz değillerdir. Bu noktayı Üstad Barla Lahikasında şöyle anlatır: "kavanin umûr-u itibariyedir (kanunlar emr-i itibaridir); vücud-u ilmîsi var, haricîsi yok (ilmî varlıktırlar, hâricî yani yaratılmış varlıkları yoktur). " Demek ki zihnimizde oluşan tercihlerin sahibi biziz. Öyleyse mesul de biz oluruz.
Üstad Bediüzzaman Kader Risalesi'nde bu mevzuyu çok güzel açıklamıştır. Orada da geçtiği üzere Ehl-i Sünnetin iki itikad mezhebi olan Maturidîye ve Eş'ariye cüz'î irâdemizin bir emr-i itibârî olmasında müttefiktirler.
Ehl-i Sünnetin insan filleriyle alakalı iki temel inancı vardır: 1- Şu kâinatta her ne oluyorsa Allah tarafından yaratılmaktadır. 2- İnsanlar fillerini hür iradeleriyle yaptıklarından dolayı yaptıkları işlerinden mes'uldürler.
Bu iki inanç beraberinde şu suali getiriyor: "Her şeyi Allah yarattığına göre benim tercihlerimi de o yaratmış oluyor. Öyleyse O'nun benim kafamda yarattığı tercihlerimden dolayı ben neden mes'ul oluyorum?" İşte yukarıda anlattığımız emr-i itibarî konusu bu meseleyi kökünden çözüyor ve insana diyor ki; "Tercihlerin bir emr-i itibarî olduğundan yaratılmış değildir. Senin fiilindir. O halde mes'ulsün!"İnsan tercih ettikten sonra fillerini yaratan ise Allah'dır.
Gerçi insan, irâdesinin bir emr-i itibarî olmasını tam olarak anlamaktan âciz kalıyor. Fakat mahiyetini tam anlayamamak olmamasını gerektirmez. Meselâ ruhumuzun da varlığını anlıyoruz ama mâhiyetini idrâk edemiyoruz. Üstad Bediüzzaman irâdemizin de böyle olduğunu söyler.
İradeyi güçlendirmek için Kader Risalesi'nde şu tavsiye ediliyor: "O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet'e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan (kötülüklerden) kısalsın" Yani 1- Dua 2- İstiğfar
Soru:
Cüz-i İradenin yaratılmadığını söylediniz. Peki nasıl oluşmuştur. Bu noktayı biraz daha izah edebilir misiniz?
Cevap: 03.03.2009
Cüz'î iradenin asıl özü olan tercih etme işi yaratılmış değildir. Bu da insanın hür olması için gereklidir. Fakat bu tercihin alt yapılarını oluşturan, zihin, hayal ve duygular yaratılmıştır. İnsan bu alt yapılarla oluşan düşünce sistemi içerisinde yapmak ya da yapmamak şıklarını tartar. Ağır basan şıkka göre zihninde bir tecih oluşur. İşte bu tercih bir emr-i itibaridir. Yaratılmış değildir.
Bu anlattığımız son nokta, gerçekten tam idraki pek mümkün değil gibidir. Ruhun mahiyetinin anlaşılmasındaki zorluk gibidir. Ayette, "Deki ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden pek az bir şey verilmiştir" (İsra, 85) diyerek insanın ruhun mahiyetini anlamak noktasındaki sınırlılığına işaret edilmiştir.
Üstad Hz. iradenin mahiyetinin böyle olduğunun bilinmekle beraber hakkıyla anlaşılamayabileceğine, "Çok şeyler var: Vücudu bizce bedihî (varlığı açık) olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul... İşte şu cüz'-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey, malûmatımıza münhasır (sınırlı) değildir. Adem-i ilmimiz (bilmememiz), onun ademine (olmadığını) delalet etmez (göstermez)." diyerek işaret etmiştir.
İnsana verilen cüz'î irâdenin mahiyeti nedir? İrâde zayıflığı ne ile sağlamlaştırılır?
Cevap:
İnsandaki cüz'î irâdenin mahiyeti, bir emr-i itibârî olmasıdır. Biz buna tercih de diyebiliriz. Tercih ya da kararlarımızı bu cüz'î irâdemizle veririz. İnsanın herşeyi Allah tarafından yaratılmıştır ve ömür boyu da yaratılmaya devam eder. İnsanın azaları yaratıldığı gibi bütün işleri de Allah'ın kudreti tarafından yaratılır. İnsanda yaratılmayan tek bir şey vardır. O da tercihlerinin kaynağı olan cüz'î iradesidir.
Eğer nasıl yaratılmadan var olabilir? derseniz, bunun cevabı onun mevcud bir nesne veya iş olmamasıdır.
Peki nedir? Sadece ilimde olan bir ilmî varlıktır. Yeri ise insan zihnidir. İnsan bir şeyi yapmaya karar verdiğinde onun zihninde bu karar ilmî bir varlık olarak sâbit olur. İlmî varlıklara mevcûd-u ilmî denilir. Böyle yalnız ilmî vücudları bulunan varlıklar (kanunlar, fiillerin masdarları) gibi şeylerin maddî varlıkları yoktur. Mana olarak bulunurlar. Bu yüzden yaratmaya maruz değillerdir. Bu noktayı Üstad Barla Lahikasında şöyle anlatır: "kavanin umûr-u itibariyedir (kanunlar emr-i itibaridir); vücud-u ilmîsi var, haricîsi yok (ilmî varlıktırlar, hâricî yani yaratılmış varlıkları yoktur). " Demek ki zihnimizde oluşan tercihlerin sahibi biziz. Öyleyse mesul de biz oluruz.
Üstad Bediüzzaman Kader Risalesi'nde bu mevzuyu çok güzel açıklamıştır. Orada da geçtiği üzere Ehl-i Sünnetin iki itikad mezhebi olan Maturidîye ve Eş'ariye cüz'î irâdemizin bir emr-i itibârî olmasında müttefiktirler.
Ehl-i Sünnetin insan filleriyle alakalı iki temel inancı vardır: 1- Şu kâinatta her ne oluyorsa Allah tarafından yaratılmaktadır. 2- İnsanlar fillerini hür iradeleriyle yaptıklarından dolayı yaptıkları işlerinden mes'uldürler.
Bu iki inanç beraberinde şu suali getiriyor: "Her şeyi Allah yarattığına göre benim tercihlerimi de o yaratmış oluyor. Öyleyse O'nun benim kafamda yarattığı tercihlerimden dolayı ben neden mes'ul oluyorum?" İşte yukarıda anlattığımız emr-i itibarî konusu bu meseleyi kökünden çözüyor ve insana diyor ki; "Tercihlerin bir emr-i itibarî olduğundan yaratılmış değildir. Senin fiilindir. O halde mes'ulsün!"İnsan tercih ettikten sonra fillerini yaratan ise Allah'dır.
Gerçi insan, irâdesinin bir emr-i itibarî olmasını tam olarak anlamaktan âciz kalıyor. Fakat mahiyetini tam anlayamamak olmamasını gerektirmez. Meselâ ruhumuzun da varlığını anlıyoruz ama mâhiyetini idrâk edemiyoruz. Üstad Bediüzzaman irâdemizin de böyle olduğunu söyler.
İradeyi güçlendirmek için Kader Risalesi'nde şu tavsiye ediliyor: "O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet'e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiattan (kötülüklerden) kısalsın" Yani 1- Dua 2- İstiğfar
Soru:
Cüz-i İradenin yaratılmadığını söylediniz. Peki nasıl oluşmuştur. Bu noktayı biraz daha izah edebilir misiniz?
Cevap: 03.03.2009
Cüz'î iradenin asıl özü olan tercih etme işi yaratılmış değildir. Bu da insanın hür olması için gereklidir. Fakat bu tercihin alt yapılarını oluşturan, zihin, hayal ve duygular yaratılmıştır. İnsan bu alt yapılarla oluşan düşünce sistemi içerisinde yapmak ya da yapmamak şıklarını tartar. Ağır basan şıkka göre zihninde bir tecih oluşur. İşte bu tercih bir emr-i itibaridir. Yaratılmış değildir.
Bu anlattığımız son nokta, gerçekten tam idraki pek mümkün değil gibidir. Ruhun mahiyetinin anlaşılmasındaki zorluk gibidir. Ayette, "Deki ruh Rabbimin emrindendir. Size ise ilimden pek az bir şey verilmiştir" (İsra, 85) diyerek insanın ruhun mahiyetini anlamak noktasındaki sınırlılığına işaret edilmiştir.
Üstad Hz. iradenin mahiyetinin böyle olduğunun bilinmekle beraber hakkıyla anlaşılamayabileceğine, "Çok şeyler var: Vücudu bizce bedihî (varlığı açık) olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul... İşte şu cüz'-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Herşey, malûmatımıza münhasır (sınırlı) değildir. Adem-i ilmimiz (bilmememiz), onun ademine (olmadığını) delalet etmez (göstermez)." diyerek işaret etmiştir.
4 Ocak 2010 Pazartesi
Kader Nedir?
Kader Nedir? Bölüm 1
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
Kader İnsanı Mahkum Etmez
Vicdanımız, kaderin mahkumu olmadığımıza en açık delildir...
Allah (cc) insana iyi ve kötüyü seçmekte serbest bıraktığı bir irade vermiştir. Şayet insan kaderin mahkûmu olsaydı kendisine irade verilmezdi.
Vicdanımız, kaderin mahkumu olmadığımıza en açık delildir
Kaderin mahkûmu olmadığımıza en açık delil vicdanımızdır. Çünkü vicdanen biliyoruz ki bizi yaptığımız hareket ve seçimlere mecbur kılan hiçbir sebep yoktur. Bizi yönlendiren ve tercih ettiren sebepler olabilir fakat zorlayan sebepler yoktur. Bir odaya girdiğimizde istediğimiz yere oturur önümüzdeki sofradan istediğimize elimizi uzatırız. Namaz kılmak ya da kılmamak yalan söylemek ya da söylememek tamamen bizim seçimimize aittir.
Kader iki kısımdır
Fakat kader iki kısma ayrılır. Birisi insanın iradesi ile şekillenen kader diğeri ise insan iradesinin karışmadığı ve Allah’ın çok hikmetlerle dilediği kaderdir. İnsanın cinsiyeti, fizyolojik özellikleri, doğumu, ölümü ve hangi anne-babadan geleceği de ikinci çeşit kadere girer.
Kadere mahkumiyet olsaydı, insanlar robot gibi yönlendirilirdi
Ayrıca kaderin mahkûmu olduğunu düşünmek Allah'ı zulüm ve adaletsizlikle suçlamaktır. Çünkü şayet kadere mahkumiyet olsa bir kısım insanlar adeta robot gibi içki içmek zorunda kalacakları gibi bir kısmı da namaz kılıp ibadet etmek zorunda olacaklar. Sonuçta da günah işleyenler cehenneme ibadet edenler ise cennete gidecek. Sıfatlarından birisi de Âdil (adalet sahibi) olan Allah'ın böyle bir haksızlığa böyle bir anormalliğe izin vermesi söz konusu olabilir mi?
İnsan yanlış olduğunu bile bile yaptığı hataları kadere vererek haksızlık eder
Farzedelim ki; Bir seyahat için yola koyuldunuz ve bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Birinci yola doğru yöneldiniz ve fark ettiniz ki bir tabelada bir yazı var. Tabelaya baktığınızda " Bu yol yılanların, akreplerin bulunduğu tehlikelerle dolu bir yoldur." Ve yine altında " diğer yol tehlikesizdir ve güzelliği eşsiz bahçelerle ve her şeyin sunulduğu ziyafetlerle dolu saraylara gider" yazdığını okuyorsunuz. Bu durumda "hadi canım olur mu öyle şey" deyip yılan ve akreplerin bulunduğu yola yönelseniz ve tehlikenin doğru olduğunu görseniz, diyebilir misiniz "beni bu yolda gitmeye mecbur ettiler."
Aynen bunun gibi; Allah-u Teâla insanlara neticesinin ne olduğu belli olan iki yol göstermiştir. Birinin sonunda mükâfat diğerinde ceza hazırlandığını peygamberlerle bizlere bildirmiştir. Biz kendi isteğimizle ve ceza göreceğimizi bildiğimiz halde Allah-u Teâla'nın yasakladığı şeyleri tercih etsek; "haramları işlememi Allah (cc) kaderime yazdığı için yapıyorum" deme hakkına sahip olabilir miyiz?!
İmtihan olabilmek, için “tercih etme” kabiliyetinin olması gerekir
Allah-u Teâla; dünyayı insanın emrine ve istifadesine sunduğu gibi imtihan meydanı olarak da yarattığını bildirmiştir. İmtihan zaten özgür iradeyi gerektirir. Doğru ve yanlış arasında doğruyu ne kadar bulabileceğiz, iyi ve kötü arasında kötüden ne kadar uzak kalabileceğiz? Altın mıyız, bakır mı? Sonucu ortaya çıkaracak şey ise insandaki özgür iradedir.
Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com/makale/kader/kader-insani-mahkum-etmez/
Allah (cc) insana iyi ve kötüyü seçmekte serbest bıraktığı bir irade vermiştir. Şayet insan kaderin mahkûmu olsaydı kendisine irade verilmezdi.
Vicdanımız, kaderin mahkumu olmadığımıza en açık delildir
Kaderin mahkûmu olmadığımıza en açık delil vicdanımızdır. Çünkü vicdanen biliyoruz ki bizi yaptığımız hareket ve seçimlere mecbur kılan hiçbir sebep yoktur. Bizi yönlendiren ve tercih ettiren sebepler olabilir fakat zorlayan sebepler yoktur. Bir odaya girdiğimizde istediğimiz yere oturur önümüzdeki sofradan istediğimize elimizi uzatırız. Namaz kılmak ya da kılmamak yalan söylemek ya da söylememek tamamen bizim seçimimize aittir.
Kader iki kısımdır
Fakat kader iki kısma ayrılır. Birisi insanın iradesi ile şekillenen kader diğeri ise insan iradesinin karışmadığı ve Allah’ın çok hikmetlerle dilediği kaderdir. İnsanın cinsiyeti, fizyolojik özellikleri, doğumu, ölümü ve hangi anne-babadan geleceği de ikinci çeşit kadere girer.
Kadere mahkumiyet olsaydı, insanlar robot gibi yönlendirilirdi
Ayrıca kaderin mahkûmu olduğunu düşünmek Allah'ı zulüm ve adaletsizlikle suçlamaktır. Çünkü şayet kadere mahkumiyet olsa bir kısım insanlar adeta robot gibi içki içmek zorunda kalacakları gibi bir kısmı da namaz kılıp ibadet etmek zorunda olacaklar. Sonuçta da günah işleyenler cehenneme ibadet edenler ise cennete gidecek. Sıfatlarından birisi de Âdil (adalet sahibi) olan Allah'ın böyle bir haksızlığa böyle bir anormalliğe izin vermesi söz konusu olabilir mi?
İnsan yanlış olduğunu bile bile yaptığı hataları kadere vererek haksızlık eder
Farzedelim ki; Bir seyahat için yola koyuldunuz ve bir süre sonra yol ikiye ayrıldı. Birinci yola doğru yöneldiniz ve fark ettiniz ki bir tabelada bir yazı var. Tabelaya baktığınızda " Bu yol yılanların, akreplerin bulunduğu tehlikelerle dolu bir yoldur." Ve yine altında " diğer yol tehlikesizdir ve güzelliği eşsiz bahçelerle ve her şeyin sunulduğu ziyafetlerle dolu saraylara gider" yazdığını okuyorsunuz. Bu durumda "hadi canım olur mu öyle şey" deyip yılan ve akreplerin bulunduğu yola yönelseniz ve tehlikenin doğru olduğunu görseniz, diyebilir misiniz "beni bu yolda gitmeye mecbur ettiler."
Aynen bunun gibi; Allah-u Teâla insanlara neticesinin ne olduğu belli olan iki yol göstermiştir. Birinin sonunda mükâfat diğerinde ceza hazırlandığını peygamberlerle bizlere bildirmiştir. Biz kendi isteğimizle ve ceza göreceğimizi bildiğimiz halde Allah-u Teâla'nın yasakladığı şeyleri tercih etsek; "haramları işlememi Allah (cc) kaderime yazdığı için yapıyorum" deme hakkına sahip olabilir miyiz?!
İmtihan olabilmek, için “tercih etme” kabiliyetinin olması gerekir
Allah-u Teâla; dünyayı insanın emrine ve istifadesine sunduğu gibi imtihan meydanı olarak da yarattığını bildirmiştir. İmtihan zaten özgür iradeyi gerektirir. Doğru ve yanlış arasında doğruyu ne kadar bulabileceğiz, iyi ve kötü arasında kötüden ne kadar uzak kalabileceğiz? Altın mıyız, bakır mı? Sonucu ortaya çıkaracak şey ise insandaki özgür iradedir.
Kaynak: http://www.sorusorcevapbul.com/makale/kader/kader-insani-mahkum-etmez/
3 Ocak 2010 Pazar
Kader Nedir?
Kader Nedir? Bölüm 1
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
İnsan kader mahkumu mudur?
İnsan kader mahkûmu mudur?
İnsan ihtiyar sahibidir. İhtiyar ise, hiçbir dış zorlama olmadan kişinin kendi inanç ve kararına göre en uygununu, en iyisini, en doğrusunu seçip ona yönelmesidir. İhtiyarını kullanan kimseye muhtar denir. Muhtarın manası, iki şeyi inceleyip aralarında bir karşılaştırma yapan ve iki şeyin gerçekte veya kendince hayırlısını, bir zorlama olmaksızın, irade eden (seçen) kişiyi anlatır.
Herkes ihtiyarını hisseder. Mesela insan, kalbin çalışması, kanın temizlenmesi, hücrelerin büyümesi-çoğalması-ölmesi fiilleri ile yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerini mukayese etse ızdırârî ve ihtiyarî fiillerini farkeder ve ihtiyarını hisseder.
Risâle-i Nûr külliyatından Kader Risâlesinde (26.Söz, Tılsımlar Mecmuası) Kader, ilim nevindendir. İlim, maluma tabidir. Yani nasıl olacak öyle taalluk ediyor. Yoksa malum ilme tabi değildir denilir. Kader ilim nevindendir ifadesinde, kaderin bilmek/bilgi olduğunu; yapmakta, yaratmakta, icatta, müessir ve esas olmadığını anlıyoruz.
Sonraki cümle olan İlim maluma tabidir ise, bilmek ve bilgi olan kaderin, malumla ilişkisini nazara veriyor. Şöyle ki; İlim, bilmek/bilgi manasına gelir. Malum ise bilinen manasına gelir. Madem, İrâde-i Külliye-i İlâhiye, İrâde-i Cüziye-i İhtiyariye nâzırdır. Yani Allah (c.c.), abdin efâl-i ihtiyariyesini (seçme hürriyeti) irade ve icad için, yine abdin irade-i cüziyesini şart ve sebep kılmıştır.
Demek insanlar, itibari olan ihtiyari fiillerini nasıl işleyeceklerse, Cenab-ı Hakk ezelde öyle bilmiş ve takdir etmiştir. O halde malum (seçme hürriyeti) nasıl bir keyfiyet üzre olursa ilim onu bilir. Yani işlediğimiz bütün itibari olan ihtiyari fiilleri Cenab-ı Hakkın ezeli ilmiyle bilmesi ilim, işlediğimiz itibari fiiller ise malumdur.
Madem Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı biliyor. Bu durumda bizim ihtiyarımızdan neşet eden itibari olan ihtiyari fiillerimiz olacak ki bizim hakkımızda sevap ve ikab tahakkuk etsin. Mesela Astronomiye vâkıf bir zât gelecek falan gün ve dakikada güneş veya ay tutulacak diye şimdiden haber verir. Fakat bu zâtın, bu sûretle bilmesinden ay ve güneş tutulmaz. Belki ay ve güneşin tutulması, bu zâtın bilmesine sebep olur. Aynen bunun gibi Cenab-ı Hakkın bizden sudur eden itibari olan ihtiyari efâli bilmesi, Cenab-ı Hakkın ilminden sudur etmez. Çünkü ilim, yaratmada müessir ve esas değildir. Demak ki, Cenab-ı Hakk bizim ihtiyarımızla ortaya çıkan itibari efâli(seçme hürriyeti) bilir.
Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı bilir. Yoksa bildiği için o şeyler vücuda gelmez. Cenab-ı Hakk bir şey hakkında böyle olacak diye yazmıştır. Yoksa şöyle şöyle olsun diye yazmamıştır.
Gerçi, işin aslında itibari irademiz (seçme hürriyeti) de Cenab-ı Hakkın elindedir. İsterse irademizi de kullandırmaz. Meşiet-i ilahiye esasdır. Cenab-ı Hakk dilemezse hiçbir şey olmaz. İmtihan olduğu için bizim irademize Cenab-ı Hakk karışmıyor serbest bırakmış.
BİLMEK BAŞKA, YAPMAK BAŞKADIR
Malum ilme tabi değildir cümlesinde verilen ders ise malum(kulların itibari fiil ve amelleri), ilme isnad edilmez. Çünkü ilim müessir değildir. Yani ilim sıfatı, varlıkları icad etmez ve hadiseleri meydana getirmez. Belki varlıkları ve hadiseleri bilmek ilim olur. Hem bilmek başka, yapmak başkadır. Yani bilmek, yapmak demek değildir. Mesela Peygamberimiz (sav) İstanbulun fethini müjdelemiştir, bilmiştir. Ama fetih fiilini Fatih Sultan Mehmed işlediği için Fâtih ünvanını o almıştır. Demek ki fail olmak için fiili bilmek yetmiyor. Çünkü fail olmak için irade ve kudret gerekiyor. Demek ki bilip-yazmak kimseyi yapmaya zorlamaz ve fiil üzerinde zorlayıcı bir etkisi olmaz. Mesela biz mektup yazmayı biliyoruz. Fakat bilmemiz mektubu vücuda getirmiyor. Ne zaman kuvvetimizi kullanıyoruz. Mektup yazılıyor.
Hulasa olarak, biz malumu, kadere isnad edersek; ilim nevinden olan kadere, yapmak, yaratmak manasını yükleriz ki bu, kudretin tesiridir. Bu da ilmin esası değildir. Demek bizim hakkımızdaki takdir, ilim nevindendir. İlim de yaratmada, yapmada esas ve müessir olmadığından bizim itibari olan ihtiyari fiillerimize tesir etmez. Allah (c.c.), insanın amellerini ve fiillerini bilir, ama cüz-i irade ve ihtiyarını sarf eden ve onları işleyen insandır. Mesuliyet de ona âittir.
Kaynak:
http://www.irfanmektebi.com/YaziDetay.php?YaziId=970&AnaDergiNo=1&AileDergiNo=1&Baslik=%C4%B0nsan%20kader%20mahk%C3%BBmu%20mudur
İnsan ihtiyar sahibidir. İhtiyar ise, hiçbir dış zorlama olmadan kişinin kendi inanç ve kararına göre en uygununu, en iyisini, en doğrusunu seçip ona yönelmesidir. İhtiyarını kullanan kimseye muhtar denir. Muhtarın manası, iki şeyi inceleyip aralarında bir karşılaştırma yapan ve iki şeyin gerçekte veya kendince hayırlısını, bir zorlama olmaksızın, irade eden (seçen) kişiyi anlatır.
Herkes ihtiyarını hisseder. Mesela insan, kalbin çalışması, kanın temizlenmesi, hücrelerin büyümesi-çoğalması-ölmesi fiilleri ile yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerini mukayese etse ızdırârî ve ihtiyarî fiillerini farkeder ve ihtiyarını hisseder.
Risâle-i Nûr külliyatından Kader Risâlesinde (26.Söz, Tılsımlar Mecmuası) Kader, ilim nevindendir. İlim, maluma tabidir. Yani nasıl olacak öyle taalluk ediyor. Yoksa malum ilme tabi değildir denilir. Kader ilim nevindendir ifadesinde, kaderin bilmek/bilgi olduğunu; yapmakta, yaratmakta, icatta, müessir ve esas olmadığını anlıyoruz.
Sonraki cümle olan İlim maluma tabidir ise, bilmek ve bilgi olan kaderin, malumla ilişkisini nazara veriyor. Şöyle ki; İlim, bilmek/bilgi manasına gelir. Malum ise bilinen manasına gelir. Madem, İrâde-i Külliye-i İlâhiye, İrâde-i Cüziye-i İhtiyariye nâzırdır. Yani Allah (c.c.), abdin efâl-i ihtiyariyesini (seçme hürriyeti) irade ve icad için, yine abdin irade-i cüziyesini şart ve sebep kılmıştır.
Demek insanlar, itibari olan ihtiyari fiillerini nasıl işleyeceklerse, Cenab-ı Hakk ezelde öyle bilmiş ve takdir etmiştir. O halde malum (seçme hürriyeti) nasıl bir keyfiyet üzre olursa ilim onu bilir. Yani işlediğimiz bütün itibari olan ihtiyari fiilleri Cenab-ı Hakkın ezeli ilmiyle bilmesi ilim, işlediğimiz itibari fiiller ise malumdur.
Madem Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı biliyor. Bu durumda bizim ihtiyarımızdan neşet eden itibari olan ihtiyari fiillerimiz olacak ki bizim hakkımızda sevap ve ikab tahakkuk etsin. Mesela Astronomiye vâkıf bir zât gelecek falan gün ve dakikada güneş veya ay tutulacak diye şimdiden haber verir. Fakat bu zâtın, bu sûretle bilmesinden ay ve güneş tutulmaz. Belki ay ve güneşin tutulması, bu zâtın bilmesine sebep olur. Aynen bunun gibi Cenab-ı Hakkın bizden sudur eden itibari olan ihtiyari efâli bilmesi, Cenab-ı Hakkın ilminden sudur etmez. Çünkü ilim, yaratmada müessir ve esas değildir. Demak ki, Cenab-ı Hakk bizim ihtiyarımızla ortaya çıkan itibari efâli(seçme hürriyeti) bilir.
Cenab-ı Hakk olacak şeyleri olacağından dolayı bilir. Yoksa bildiği için o şeyler vücuda gelmez. Cenab-ı Hakk bir şey hakkında böyle olacak diye yazmıştır. Yoksa şöyle şöyle olsun diye yazmamıştır.
Gerçi, işin aslında itibari irademiz (seçme hürriyeti) de Cenab-ı Hakkın elindedir. İsterse irademizi de kullandırmaz. Meşiet-i ilahiye esasdır. Cenab-ı Hakk dilemezse hiçbir şey olmaz. İmtihan olduğu için bizim irademize Cenab-ı Hakk karışmıyor serbest bırakmış.
BİLMEK BAŞKA, YAPMAK BAŞKADIR
Malum ilme tabi değildir cümlesinde verilen ders ise malum(kulların itibari fiil ve amelleri), ilme isnad edilmez. Çünkü ilim müessir değildir. Yani ilim sıfatı, varlıkları icad etmez ve hadiseleri meydana getirmez. Belki varlıkları ve hadiseleri bilmek ilim olur. Hem bilmek başka, yapmak başkadır. Yani bilmek, yapmak demek değildir. Mesela Peygamberimiz (sav) İstanbulun fethini müjdelemiştir, bilmiştir. Ama fetih fiilini Fatih Sultan Mehmed işlediği için Fâtih ünvanını o almıştır. Demek ki fail olmak için fiili bilmek yetmiyor. Çünkü fail olmak için irade ve kudret gerekiyor. Demek ki bilip-yazmak kimseyi yapmaya zorlamaz ve fiil üzerinde zorlayıcı bir etkisi olmaz. Mesela biz mektup yazmayı biliyoruz. Fakat bilmemiz mektubu vücuda getirmiyor. Ne zaman kuvvetimizi kullanıyoruz. Mektup yazılıyor.
Hulasa olarak, biz malumu, kadere isnad edersek; ilim nevinden olan kadere, yapmak, yaratmak manasını yükleriz ki bu, kudretin tesiridir. Bu da ilmin esası değildir. Demek bizim hakkımızdaki takdir, ilim nevindendir. İlim de yaratmada, yapmada esas ve müessir olmadığından bizim itibari olan ihtiyari fiillerimize tesir etmez. Allah (c.c.), insanın amellerini ve fiillerini bilir, ama cüz-i irade ve ihtiyarını sarf eden ve onları işleyen insandır. Mesuliyet de ona âittir.
Kaynak:
http://www.irfanmektebi.com/YaziDetay.php?YaziId=970&AnaDergiNo=1&AileDergiNo=1&Baslik=%C4%B0nsan%20kader%20mahk%C3%BBmu%20mudur
Kader Nedir?
Kader Nedir? Bölüm 1
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
Kader Nedir? Bölüm 2
Kader Nedir? (Youtube'a giremeyenler için) videonun tamamı - google video
Kaydol:
Yorumlar (Atom)